Bir şehir düşünün: Duvarlarda, vitrinlerde, köstek uçlarında yüzlerce saat var ve hiçbiri ötekiyle aynı zamanı göstermiyor. Biri birkaç dakika ileride, biri yarım saat geride; bazıları yıllar önce durmuş, sahipleri de bunu pek dert etmemiş. Şimdi bu karmaşaya çeki düzen vermek için koca bir kurum kurulduğunu düşünün. Binalar, kadrolar, yönetmelikler, cezalar… Şehrin bütün saatleri tek bir “doğru” zamana ayarlanacak. Kulağa bir hiciv gibi geliyor, değil mi? Öyle. Ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nü bitirdiğimizde, gülümsememize tuhaf bir hüzün karışır. Çünkü alay edilen şeyin biraz da kendimiz olduğunu fark ederiz.

Roman 1954’te gazetede tefrika edildi, 1961’de kitap olarak yayımlandı. Yayımlandığı yıllarda hak ettiği ilgiyi gördüğü pek söylenemez; bugün ise birçok dile çevrilmiş, Türk edebiyatının dünyada en çok konuşulan klasiklerinden biri. Bu gecikmeli keşfin kendisi bile romana yakışıyor: Saatini zamanında ayarlayamamış bir okurlar kuşağının, kitaba geç kalmış bir teşekkürü gibi.

Bir “kahraman”ın itirafları

Romanın anlatıcısı Hayri İrdal, hayatını geriye dönüp anlatan, kendinden pek bir şey beklemeyen, hatta beceriksizliğiyle neredeyse barışmış bir adam. Çocukluğu eski bir İstanbul’da, ailesinden kalan bir saatin gölgesinde geçer. Gençliğinde saatçi ve muvakkit Nuri Efendi’nin yanında çıraklık eder. Nuri Efendi’nin elinde saat, yalnızca bir alet değildir; sabırla, özenle, neredeyse bir dostlukla kurulan bir ilişkidir. Hayri’nin hayatında bu yılların sıcaklığı, sonradan başına gelecek bütün tuhaflıkların karşısında sessiz bir ölçü olarak kalır.

Sonrası yoksulluk, aksilikler ve garip insanlarla dolu bir yoldur. Hayri’yi psikanalizle “iyileştirmeye” kalkan Doktor Ramiz gibi figürler, romanın bir yandan da yeni moda fikirlerin ne kadar acemice benimsendiğini gösteren eğlenceli bir galerisine dönüşür. Tanpınar burada kimseyi düpedüz kötülemez; herkes biraz gülünç, biraz dokunaklıdır. Hayri de öyle. Onun sesi, kendiyle alay etmeyi bilen birinin yumuşak ironisini taşır. Okur, bu sesin samimi mi yoksa sinsi mi olduğuna hiçbir zaman tam karar veremez ve romanın büyüsünün bir kısmı tam da bu kararsızlıktadır.

Halit Ayarcı ya da boşluğu yönetme sanatı

Hayri’nin hayatı Halit Ayarcı’yla tanıştığında değişir. Halit Ayarcı enerjik, iyimser, ikna edici bir adamdır; her şeyde bir proje, her boşlukta bir kurum görür. Hayri’nin saatlere dair bilgisinde bir fırsat sezer ve böylece Saatleri Ayarlama Enstitüsü doğar.

Enstitü büyüdükçe asıl işinin saatleri ayarlamak olmadığı anlaşılır. Kurum kendi varlığını sürdürmek için çalışır: Kadrolar genişler, unvanlar çoğalır, toplantılar ve raporlar birbirini izler. Hatta kuruma saygınlık kazandırmak için hayalî bir geçmiş, efsanevi bir saatçi ata bile uydurulur. Halit Ayarcı’nın dehası, içi boş olanı parlatmaktaki ustalığındadır. Onun dünyasında görünüş, gerçeğin yerine geçmez; doğrudan gerçeğin kendisi olur. Ve Enstitü, kuruluşu kadar telaşla tasfiye edildiğinde, geride kalan şey bir başarısızlıktan çok, bir sahnenin ışıklarının sönmesine benzer.

Halit Ayarcı’yı kolayca bir dolandırıcı olarak okuyabiliriz. Ama Tanpınar ona belli bir sevimlilik, hatta bir tür samimiyet de verir. Belki de en rahatsız edici olan budur: Ayarcı kötü niyetli olduğu için değil, inandığı için tehlikelidir. Biçimin, içeriği zamanla kendiliğinden doğuracağına gerçekten inanır.

Saat: bir alet mi, bir bakış mı?

Romanın merkezindeki saat, basit bir dekor değildir. Eski dünyada zaman gökyüzüne, mevsimlere, ezana, muvakkithanenin hesabına bağlı bir ritimdi. Modern devletin istediği ise herkesin aynı dakikada aynı şeyi yaptığı, ölçülebilir ve denetlenebilir bir zamandır. Enstitü bütün saatleri aynı zamana ayarlamaya çalışır; ama kimse o zamanın ne için, kimin için olduğunu sormaz.

Hayri İrdal tam bu iki dünyanın arasında kalmış bir adamdır. Ne eski hayatın içinde rahattır ne de yenisine inanabilir. Tanpınar’ın ironisi de iki yönlüdür: Batı’nın akılcılığını yalnızca biçim olarak taklit eden yüzeysel bir modernleşmeyle alay eder, ama geçmişi de kutsallaştırmaz. Asıl kayıp, eskinin kendisi değil, onunla canlı bir ilişki kurabilme yeteneğidir. Gelenekle bağı kopan bir toplum, geçmişi ya bir müze vitrinine koyar ya da Enstitü’nün yaptığı gibi ihtiyaç duydukça yeniden icat eder. Her iki durumda da geçmiş artık yaşanan bir şey değil, sergilenen bir şeydir.

Bütün saatleri aynı zamana ayarlayabiliriz; asıl zor olan, kendi zamanımızla barışmaktır.

Neden hâlâ bizim romanımız?

Bugün saatlerimiz gerçekten aynı zamanı gösteriyor. Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, arabalarımız uydulardan gelen sinyallerle saniyesi saniyesine eşleniyor. Halit Ayarcı’nın hayali, bir anlamda gerçekleşti. Peki biz kendi zamanımızın içinde daha mı yerleşik hissediyoruz?

Romanı bugün okurken tanıdık sahneler görmemek zor. Gösteriş için kurulan kurumlar, içi boş reform duyuruları, sayılarla kendini kanıtlamaya çalışan projeler, asıl işi raporlamak olan işler… Bunlar yalnızca bir ülkenin değil, modern hayatın ortak dilidir. Tanpınar’ın yarattığı dünya, her biçimin bir anlam taşıdığına inanmak isteyen ama içten içe öyle olmadığını bilen herkese aittir.

Yine de roman bir öfke kitabı değildir. Tanpınar gülerken bile şefkatlidir; yargılarken bile insanları anlamaya çalışır. Hayri İrdal’ın sesi bize şunu fısıldar gibidir: Hepimiz biraz geç kalmış, biraz ileri gitmiş saatleriz. Mesele, birinin bizi zorla ayarlaması değil, kendi tıkırtımızı yeniden duyabilmektir. Belki de bu yüzden Saatleri Ayarlama Enstitüsü yaşlanmıyor. Durmuş saatler bile günde iki kez doğruyu gösterir; bu roman ise her okunduğunda yeniden kuruluyor.

KKDK okuma önerisi

Tanpınar’ın dünyasında biraz daha kalmak isteyenler için ilk durak, İstanbul’u, musikiyi ve aşkı aynı nefeste anlatan Huzur (1949) olabilir; zamanın ve kaybın romanı olarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nün hüzünlü kardeşidir. Tanpınar’ın şehirlere ve geçmişle kurulan ilişkiye dair denemelerini bir araya getiren Beş Şehir (1946), romandaki gelenek sorusunun düşünsel arka planını gösterir. Kurumların insanı nasıl yuttuğunu başka bir iklimden okumak isteyenler içinse Franz Kafka’nın Dava‘sı (1925), Enstitü’nün koridorlarıyla şaşırtıcı biçimde konuşur.