Petersburg’da, kenar bir odada, kırk yaşında bir adam oturuyor. Küçük bir memurluktan emekli olmuş, uzak bir akrabasından kalan mirasla dünyadan elini eteğini çekmiş. Söze kendini hasta ve kinci biri olarak tanıtarak başlıyor. Karaciğeri ağrıyor ama doktora gitmiyor; hem de sırf inadından, sırf kendine kötülük etmek için. Daha ilk sayfada okurun aklına bir soru takılır: Bir insan neden bile bile kendi aleyhine davranır?

Fyodor Dostoyevski’nin 1864’te yayımlanan Yeraltından Notlar‘ı bu soruyu bir yüzyıl boyunca düşünce tarihinin ortasına bırakan küçük ama patlayıcı bir kitaptır. Adını hiç öğrenmediğimiz anlatıcısı, edebiyatın en itici ve en unutulmaz seslerinden biridir. Ondan hoşlanmayız; ama onu dinlemeyi de bırakamayız. Çünkü söyledikleri, içimizde dile getirmeye çekindiğimiz bir köşeye dokunur.

Yeraltından gelen ses

Kitap iki bölümden oluşur. İlkinde anlatıcı, görünmez bir dinleyiciye seslenir gibi uzun bir iç dökmeye girişir: kendini aşağılar, okuru kışkırtır, söylediğini hemen ardından inkâr eder. İkinci bölümde ise yaklaşık on altı yıl öncesine, yirmili yaşlarına döner ve bize birkaç utanç verici anı anlatır: kendisini fark etmeyen bir subaya karşı uzun süre beslediği gülünç bir hınç, eski okul arkadaşlarıyla katlanılmaz bir akşam yemeği ve ona yakınlık gösteren genç bir kadına, Liza’ya karşı sergilediği acımasızlık.

Bu iki bölüm birbirini aydınlatır. İlkinde teoriyi dinleriz, ikincisinde o teorinin bir insan hayatında nasıl bir yaraya dönüştüğünü görürüz. Yeraltı adamı yalnızca fikirleriyle değil, bu fikirlerin bedelini ödeyen bir beden ve bir yürek olarak karşımıza çıkar.

İki kere iki dört eder mi?

Dönemin Rus aydınları arasında güçlü bir inanç yayılıyordu: İnsan, gerçek çıkarının ne olduğunu bilirse ona göre davranır; kötülük de bilgisizliğin ürünüdür. Bilim ilerledikçe insan doğasının yasaları da hesaplanabilecek, toplum mükemmel bir düzene kavuşacaktır.

Yeraltı adamı bu iyimserliğe karşı kahkahalarla, öfkeyle, alayla itiraz eder. Ona göre insan, hesaplanabilir bir varlık olmadığını kanıtlamak için gerekirse kendi çıkarını ayaklar altına alır. Bir piyanonun tuşu gibi, başkasının parmağıyla çalınan bir notaya dönüşmeyi reddeder. Akıl, insanın yalnızca bir parçasıdır; insanın kendi iradesi, hatta düpedüz kaprisi ise bütün hayatın ifadesidir.

Anlatıcının en ünlü imgelerinden biri “iki kere iki dört”tür. Doğa yasaları önümüzde bir taş duvar gibi durur; yeraltı adamı, o duvarı yıkamayacağını kabul eder ama sırf yıkılamaz olduğu için onunla barışmak zorunda olmadığını söyler. İki kere ikinin dört etmesi kusursuz bir şeydir; ama ona göre bu kusursuzlukta bir son, bir ölüm havası vardır. İki kere ikinin beş ettiği bir an bile, insana nefes aldıran bir sevimlilik taşıyabilir. Burada aritmetiğe değil, insanı bir formüle indirgeme arzusuna itiraz edildiği açıktır.

İnsan bir hesap değildir; ama yalnızca hesaba itiraz ederek de insan olunmuyor.

Kristal Saray’a dil çıkarmak

Yeraltı adamının hedefinde belirli bir kitap da vardır: Nikolay Çernişevski’nin 1863’te yayımlanan Ne Yapmalı? adlı romanı. Bu romanda, akıl ve bilim üzerine kurulu bir geleceğin simgesi olarak camdan ve demirden bir saray düşü yer alır. İmge, Londra’daki ünlü Kristal Saray’dan esinlenmiştir; Dostoyevski 1862’de Londra’yı ziyaret etmiş ve o yapıyı kendi gözüyle görmüştü.

Yeraltı adamı bu sarayı ister mi? İstemez. Çünkü ona göre, içinde kimsenin dil çıkaramayacağı, kimsenin gizlice itiraz edemeyeceği bir yapı, ne kadar parlak olursa olsun, bir hapishanedir. Herkesin mutlu olduğu ama kimsenin kendi tercihini yapamadığı bir dünya, insanı korumaz; onu ortadan kaldırır. Bu fikir, sonraki yüzyılda yazılacak distopyaların çoğunda yankılanacaktı.

Dostoyevski’nin bilimi ya da aklı düpedüz reddettiğini söylemek haksızlık olur. Onun karşı çıktığı, insanın bütünüyle açıklanabileceği ve düzenlenebileceği iddiasıdır. Bu yüzden Yeraltından Notlar, varoluşçu düşüncenin öncüleri arasında sayılır: İnsanın özünü bir sistemin değil, kendi seçimlerinin, çelişkilerinin ve sancılı özgürlüğünün belirlediği fikri, burada ilk kez bu kadar yüksek sesle dile getirilir.

Bodrum katından ekran ışığına

Yeraltı adamını bugün okumak, bir aynaya bakmaya benzer. Bir odaya kapanmış, küçük bir aşağılanmayı yıllarca içinde büyüten, intikam senaryoları kurup hiçbirini gerçekleştiremeyen, herkesten daha zeki olduğuna inanıp herkesten daha yalnız kalan bir insan… Bu portre, gece yarısı ekran ışığında yorum yazan, kendini anlaşılmamış hisseden, öfkesini ironiye, ironisini yalnızlığa dönüştüren pek çoğumuza ürkütücü derecede tanıdık gelir.

Anlatıcının bir başka sezgisi de bugün özellikle keskin: Aşırı bilinçlilik bir tür hastalıktır. Her şeyi düşünen, her eylemin olası anlamlarını tartan insan, sonunda hiçbir şey yapamaz hâle gelir. Kendini sürekli izleyen, her tepkisini önceden hesaplayan modern birey için bu, tanıdık bir felçtir.

Ama Dostoyevski bu adamı bir kahraman olarak sunmaz. Kitabın en sarsıcı anı, belki de Liza’nın uzattığı yakınlığı anlatıcının kabul edemeyişidir. Özgürlüğünü korumak adına her bağı reddeden insan, sonunda kendi yeraltına hapsolur. Kristal Saray’ı reddetmek bir şeydir; ama başka bir insanın kapısını çalmak bambaşka bir cesaret ister. Yeraltı adamının trajedisi, birincisini yapıp ikincisini hiç yapamamasıdır.

Belki de bu kitabın bize asıl söylediği budur: İnsan formüllere sığmaz, evet. Ama formüllere sığmamak, yalnızlığa mahkûm olmak anlamına gelmek zorunda değildir. Yeraltından çıkmanın yolu, aklı küçümsemek değil, kendimizi bir başkasının bakışına açabilmektir.

KKDK okuma önerisi

Yeraltı adamının neye karşı çıktığını onun hedefinden okumak isteyenler, Nikolay Çernişevski’nin Ne Yapmalı? (1863) romanıyla başlayabilir. Aynı soruları cinayete kadar varan bir hikâyeye dönüştüren Dostoyevski’nin Suç ve Ceza‘sı (1866), Yeraltından Notlar‘ın büyük ve karanlık kardeşidir. Bu yalnız ve aykırı sesin Türk edebiyatındaki akrabalarından birini merak edenler içinse Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam‘ı (1959), şehrin kalabalığında kendine bir yer arayan bir başka yabancının hikâyesini anlatır.