Pazar akşamı. Kimse size bir emir vermedi; patronunuz aramadı, kapıda bekleyen bir bekçi yok. Yine de içinizde bir liste dönüp duruyor: yarına yetişmesi gereken sunum, yarım kalan çevrimiçi kurs, bugün tamamlanamayan adım hedefi, kulağınızda bir verimlilik podcast’i, ertelenen spor, okunmayı bekleyen kitaplar. Dinlenmeniz gereken gün, bir tür performans gününe dönüşmüş. Peki bizi bu kadar yoran kim? Seul doğumlu, Almanya’da yaşayan ve Almanca yazan filozof Byung-Chul Han’ın 2010’da yayımlanan kısa denemesi Yorgunluk Toplumu (Müdigkeitsgesellschaft), bu soruya rahatsız edici bir cevap veriyor: Bizi yoran, büyük ölçüde kendimiziz.
Disiplinden başarıya
Han düşüncesini Michel Foucault’nun ünlü “disiplin toplumu” kavramıyla hesaplaşarak kurar. Foucault’nun tarif ettiği dünya; hastaneler, hapishaneler, kışlalar ve fabrikalarla örülüdür. Bu toplumun dili yasaklardan ve zorunluluklardan oluşur: Yapmalısın, yapmamalısın. Sınırlar bellidir, otorite dışarıdadır ve insan kendisine dayatılan kurallara karşı direnebilir.
Han’a göre biz artık orada yaşamıyoruz. Bugünün toplumu bir “başarı toplumu”dur ve mekânları spor salonları, ofis kuleleri, alışveriş merkezleridir. Burada insanlar itaatkâr özneler değil, kendi kendilerinin girişimcisi olan başarı özneleridir. Belirleyici kip de değişmiştir: “Yapmalısın” yerini “yapabilirsin”e bırakmıştır. Proje, inisiyatif, motivasyon; bunlar yeni çağın anahtar sözcükleridir. Han’ın keskin tespitiyle disiplin toplumu deliler ve suçlular üretirken, başarı toplumu depresifler ve başarısızlar üretir.
Virüsten nörona
Han her çağın kendine özgü hastalıkları olduğunu söyler. Yirminci yüzyıl ona göre bağışıklık bilimsel bir çağdı: Tehlike dışarıdan gelen bir düşmandı, bir mikrop ya da bir virüs; ve beden, toplum, hatta siyaset bu yabancıya karşı savunma mantığıyla düzenleniyordu. Yirmi birinci yüzyılın başını ise depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, sınırda kişilik bozukluğu ve tükenmişlik sendromu gibi nöronal rahatsızlıklar belirler. (Kitabın küresel bir salgından on yıl önce yazıldığını not etmek gerek; ama Han’ın asıl iddiası bugün de tartışılmaya değer.)
Bu hastalıkların kaynağı, Han’a göre, bir olumsuzluk fazlası değil, olumluluk fazlasıdır. Bizi hasta eden bir düşman değil; aşırı uyarım, aşırı iletişim, aşırı üretim, aşırı seçenektir. Yasaklayan bir “hayır”ın değil, hiç susmayan bir “evet”in çağındayız.
Kendi efendisi, kendi kölesi
Başarı toplumunun en sinsi yanı, sömürünün biçimini değiştirmesidir. Disiplin toplumunda sömüren ile sömürülen ayrı kişilerdi. Şimdi ikisi aynı bedende buluşur. Kendini sömüren insan hem efendi hem köledir ve bu düzen dışarıdan dayatılan sömürüden çok daha verimlidir, çünkü bir özgürlük duygusuyla birlikte gelir. Sabaha kadar çalışırken kimse bizi zorlamıyordur; biz “istiyoruzdur”.
Bu yüzden çöküş geldiğinde suçlanacak bir dış otorite de yoktur. Başarısızlık, sistemin değil, kişinin kendi eksikliği gibi yaşanır. Han burada Fransız sosyolog Alain Ehrenberg’in depresyon üzerine çalışmalarından da yararlanır: Depresyon, sürekli kendisi olmak, kendini durmaksızın aşmak zorunda olan insanın yorgunluğudur. Artık hiçbir şey yapamaz hale gelen başarı öznesi, “yapabilirsin” buyruğunun karanlık yüzüdür.
Bizi en çok yoran efendi, her sabah aynada gördüğümüzdür.
Derin dikkatin yitimi
Han’ın belki de en çok akılda kalan gözlemi dikkatle ilgilidir. Aynı anda birçok işi birden yapmayı bir beceri, hatta bir uygarlık ilerlemesi sayarız. Han ise bunu bir gerileme olarak görür ve vahşi doğadaki hayvanı örnek verir: Yemek yerken bir yandan da çevresini kollamak, avcıya karşı tetikte olmak zorundadır; dikkati hiçbir şeye tam olarak gömülemez. Sürekli bildirimlerle bölünen, sekmeden sekmeye atlayan zihnimiz de benzer bir “aşırı dikkat” halindedir.
Oysa kültür, Han’a göre, derin ve tefekküre dayalı bir dikkatin ürünüdür. Bu noktada Walter Benjamin’in güzel bir imgesini hatırlatır: Benjamin derin can sıkıntısını, deneyimin yumurtasını kuluçkaya yatan bir kuşa benzetir. Can sıkıntısına tahammül edemeyen, onu ilk saniyede bir ekranla dolduran insan, o yumurtanın hiç çatlamamasına razı olur. Han, Nietzsche’den de bir ders devralır: görmeyi öğrenmek, yani her uyarana hemen tepki vermemek, bir şeyin bize yaklaşmasına izin verecek kadar beklemek. Bu açıdan bakınca “hayır” diyebilmek bir zayıflık değil, ruhsal bir güçtür.
Bir öneri: iyi yorgunluğa yer açmak
Peki ne yapabiliriz? Han kitabın sonunda yorgunluğun iki türünü birbirinden ayırır. Biri, insanı yalnızlaştıran, herkesi kendi kabuğuna kapatan tükenmişliktir. Diğeri için Peter Handke’nin 1989 tarihli Yorgunluk Üzerine Deneme’sine başvurur: dünyaya güvenen, gözü açan, insanı başkalarına yaklaştıran bir yorgunluk. Bir şey yapmamanın dinginliği içinde, dünyanın yeniden görünür hale geldiği bir hal.
Biz bu ayrımı gündelik hayata şöyle taşımayı öneriyoruz. Günde bir kez, hiçbir amaca hizmet etmeyen bir şey yapmak: adım saymadan yürümek, kulaklık takmadan pencereden dışarı bakmak, bir fincan çayı telefona dokunmadan bitirmek. Haftada bir kez can sıkıntısının gelmesine izin vermek ve onu hemen kovmamak. Uzun bir kitabı, bir oturuşta bitirme hedefi olmadan, yalnızca ona eşlik etmek için okumak. Ve en zoru: zorunlu olmayan bir teklife, suçluluk duymadan “hayır” demek. Bunlar küçük hareketler; ama her biri, “yapabilirsin” diyen o yorulmaz sese karşı sessiz bir itiraz.
Han’ın denemesi bize bir çıkış haritası vermiyor belki. Ama yorgunluğumuzun yalnızca kişisel bir zaaf olmadığını, yaşadığımız çağın biçimiyle ilgili olduğunu görmek bile bir rahatlama. KKDK’de inandığımız bir şey var: Durmak, geri kalmak değildir. Bazen düşünmenin, hissetmenin ve birbirimizi gerçekten görmenin tek yolu, kısa bir süre için hiçbir şey yapmamaktır.
KKDK okuma önerisi
Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu (Müdigkeitsgesellschaft, 2010). Bir oturuşta okunabilecek kadar kısa, uzun süre düşündürecek kadar yoğun.
Peter Handke, Yorgunluk Üzerine Deneme (Versuch über die Müdigkeit, 1989). Han’ın “iyi yorgunluk” fikrine ilham veren, şiirsel bir düzyazı.
Josef Pieper, Muße und Kult (1948). Boş zamanın ve tefekkürün kültürün temeli olduğunu savunan, Han’ın kaygılarını önceden sezmiş klasik bir deneme.



