Sabah alarm çalar. Telefonu susturur, aynı kupaya aynı kahveyi doldurur, aynı otobüse bineriz. Ekran, toplantı, öğle arası, yine ekran, yine otobüs, akşam yemeği, uyku. Ertesi gün her şey baştan. Sonra bir gün, belki bir trafik ışığında beklerken, içimizden davetsiz bir soru yükselir: Bütün bunlar ne için? Albert Camus bu anı çok iyi tanıyordu. 1942’de yayımlanan Sisifos Söyleni’nde buna çok benzer bir gündelik döngüyü anlatır ve alışkanlığın perdesinin birden aralandığı o ânı, absürt duygusunun doğduğu yer olarak görür. Biz de bu yazıda o soruyla birlikte kalmayı deneyeceğiz; ondan kaçmadan, onu bir hastalık gibi tedavi etmeye kalkışmadan.

Absürt nerede doğar?

Camus’ye göre absürt ne yalnızca dünyanın ne de yalnızca insanın bir özelliğidir. İnsan anlamak ister; açıklık, birlik, her şeyin bir nedeni olsun ister. Dünya ise bu isteğe yanıt vermez. Ne düşmanca ne dostçadır, yalnızca sessizdir. Absürt, işte bu ikisinin karşılaşmasında, aradaki çözülmez gerilimde ortaya çıkar. Bir yanda soru soran bir bilinç, öte yanda cevap vermeyen bir evren.

Kitap sert bir iddiayla açılır: Felsefenin gerçekten ciddi tek sorusu, hayatın yaşamaya değip değmediğidir. İlk okuyuşta karamsar bir ilan gibi duyulabilir bu. Oysa niyet tam tersidir. Camus felsefeyi kavramların soğuk salonlarından alıp sabah kahvesinin, otobüs durağının, o trafik ışığının başına geri getirmek ister. Soru soyut değildir; her birimizin ara sıra, belki gece yarısı, kendine sorduğu bir sorudur.

Üç kapı, iki kaçış

Absürtle yüz yüze gelen insanın önünde, Camus’ye göre, üç yol vardır. İlki fiziksel intihardır ve Camus onu açıkça reddeder. Absürt bir ilişkiyse, taraflardan birini ortadan kaldırmak gerilimi çözmez, yalnızca siler. Bu, soruya verilmiş bir cevap değil, sorunun kendisinin yok edilmesidir.

İkinci yolu Camus “felsefi intihar” diye adlandırır. Aklın sınırına dayanan düşünür, o sınırın ötesinde bir anlam, bir aşkınlık, bir kurtuluş varsayarak sıçrar. Camus bu sıçramayı Kierkegaard ve Jaspers gibi varoluşçu düşünürlerde görür ve onu da bir kaçış sayar. Çünkü gerilimi gidermek için bu kez başka bir şey feda edilmektedir: aklın dürüstlüğü. Burada Camus’nün umuda bakışı şaşırtıcıdır. Umut onda çoğu zaman bir erteleme biçimidir; burada ve şimdi olanı, başka bir yerde, başka bir zamanda telafi edilecekmiş gibi yaşamak.

Üçüncü yol başkaldırıdır. Absürdü çözmeden taşımak, onu her an bilinçte diri tutmak. Camus bu tavırdan üç sonuç çıkarır. Birincisi isyandır: dünyanın sessizliğine boyun eğmeden ama ondan teselli de dilenmeden var olmak. İkincisi özgürlüktür: ebedi bir plana, sonsuz bir yarına duyulan inancı bırakan insan, o inancın getirdiği pek çok yükten de kurtulur. Camus burada metafizik bir özgür irade tartışmasıyla değil, yaşanan, somut özgürlükle ilgilenir. Üçüncüsü tutkudur: Hayatı dışarıdan verilmiş bir değer cetveline göre ölçmek yerine, onu bütün yoğunluğu ve bilinciyle yaşamak.

Mutluluk taşın hafiflemesi değil, taşı gözümüzü kaçırmadan tutabilmemizdir.

Taşın geri yuvarlandığı an

Yunan mitolojisinde Sisifos, tanrıları öfkelendirdiği, hatta ölümü bile atlatmaya çalıştığı anlatılan bir kraldır. Cezası bilinir: Dev bir kayayı bir tepenin doruğuna kadar itecek, kaya doruğa varır varmaz yeniden aşağı yuvarlanacak ve bu sonsuza dek sürecektir. Camus’nün yorumuyla tanrılar, boşuna ve umutsuz bir emekten daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdir.

Ama Camus’nün dikkatini çeken, kayayı yukarı iten çaba değil, kaya yuvarlandıktan sonraki iniştir. Sisifos’un ağır adımlarla tepeden aşağı yürüdüğü, kısa bir soluklanmaya benzeyen o an. Camus’ye göre bu, bilincin anıdır. Sisifos trajiktir, çünkü başına geleni bilmektedir; ama aynı bilinç onun zaferidir de. Kaderine bakarak yürüyen insan, kaderinden daha güçlüdür. Kaya artık yalnızca tanrıların cezası değil, onun kendi işidir. Kitap da bu yüzden, Sisifos’u mutlu hayal etmemiz gerektiği düşüncesiyle kapanır.

Bugün Sisifos’u mutlu düşünmek

Bu düşünceyi iki yanlış biçimde okumak mümkün. İlki, onu bir tür zorunlu iyimserliğe çevirmektir: Her şey anlamsız ama gülümse. Camus’nün söylediği bu değil. Sisifos’un mutluluğu bir maske değil, bir tavırdır; acıyı inkâr etmez, onu görerek yürür. İkinci yanlış okuma ise teslimiyettir: Madem kaya hep geri yuvarlanacak, o halde kılımızı kıpırdatmayalım. Oysa Sisifos kayayı itmeyi bırakmaz. Başkaldırı, eylemsizlik değil, eylemi yanılsamasız sürdürmektir.

Bugünün Sisifos’ları mitolojik tepelerde değil, hepimizin arasında. Her akşam yeniden kirlenen bulaşıklarda, bitmeyen e-posta kutularında, yaşlı bir anne babanın her gün yinelenen bakımında, her yıl yeniden hazırlanan aynı raporlarda. Camus’nün merceğiyle bakınca soru değişir. Artık “Bu iş bir gün bitecek mi?” diye sormayız; “Bu işi gözlerim açık, kendi seçimim olarak taşıyabilir miyim?” diye sorarız. Anlam dışarıdan, hazır bir paket olarak gelmez. Ama taşa nasıl dokunduğumuz, tepeye hangi dikkatle tırmandığımız, inişte gökyüzüne bakıp bakmadığımız bize kalmıştır.

Camus bu düşünceyi yıllar sonra, 1951’de yayımlanan Başkaldıran İnsan’da bir adım öteye taşır. Başkaldırı orada bireyin yalnız mücadelesi olmaktan çıkar, insanları ortak bir zeminde buluşturan bir dayanışmaya dönüşür. Belki de bugün Sisifos’u mutlu düşünmenin en güzel anlamı budur: Kayayı iten tek kişi olmadığımızı fark etmek. Yan yamaçta, kendi taşıyla uğraşan birine başımızla selam vermek.

Biz KKDK olarak bu yüzden absürde korkuyla değil, merakla bakmayı seviyoruz. Dünyanın sessizliği bir yenilgi değil, bir davettir belki. Cevap vermeyen bir evrende soru sormaya devam etmek, insan olmanın en inatçı ve en güzel biçimlerinden biri.

KKDK okuma önerisi

Albert Camus, Sisifos Söyleni (1942). Absürt düşüncenin kaynağı; kısa ama yavaş okunmayı hak eden bir deneme.

Albert Camus, Veba (1947). Absürde karşı dayanışmanın roman diliyle anlatıldığı, bugün de tazeliğini koruyan bir eser.

Sarah Bakewell, At the Existentialist Café (2016). Camus’yü ve çağdaşlarını yaşadıkları dünyanın içinde, sıcak ve canlı bir dille anlatan bir düşünce tarihi.