Gece yarısı gelmeyen uzay gemisi

1954 yılının Aralık ayında, Amerika’nın orta batısında bir evin oturma odasında küçük bir topluluk saatin gece yarısını göstermesini bekliyor. İnandıklarına göre başka bir gezegenden gelen varlıklar, dünyayı yutacak büyük bir tufandan önce onları kurtarmaya gelecek. Bazıları işini bırakmış, eşyalarını dağıtmış, çevresiyle bağını koparmış. Üzerlerindeki metal eşyaları bile çıkarmışlar; uzay gemisine metalle binilemeyeceği söylenmiş. Saat on ikiyi vurur. Sonra yarımı. Sonra biri. Kapı çalmaz.

O odada, topluluğun bilmediği birkaç misafir daha vardı: Leon Festinger, Henry Riecken ve Stanley Schachter’in ekibinden, inanan kılığında gruba katılmış araştırmacılar. Bizim de aklımıza gelecek soruyu soruyorlardı: Kehanet boşa çıktığında bu insanlar ne yapacaktı?

Sağduyunun cevabı basittir: Yanıldıklarını anlar, evlerine dönerler. Oysa olan başkaydı. Kısa süre sonra gruba, dünyanın tam da onların inancı sayesinde felaketten kurtarıldığını bildiren yeni bir mesaj geldi. Daha önce gazetecilerden kaçan topluluk, şimdi basına kendisi ulaşıyor, inancını yaymaya çalışıyordu. Kehanet çökmüştü ama inanç çökmemişti; bazı üyelerde tersine, daha da sertleşmişti. Festinger ve arkadaşları bu gözlemleri 1956’da When Prophecy Fails (Kehanet Gerçekleşmeyince) adlı kitapta anlattı.

Zihnin rahatsız eden uğultusu

Bir yıl sonra Festinger, bu ve benzeri gözlemleri bir kurama dönüştürdü: A Theory of Cognitive Dissonance (1957). Türkçede “bilişsel çelişki” ya da “bilişsel uyumsuzluk” diye karşılanan kavramın özü şudur: Birbiriyle bağdaşmayan iki düşünceyi, ya da bir inancımızla bir davranışımızı aynı anda taşıdığımızda, tıpkı açlık ya da susuzluk gibi giderilmek isteyen bir gerginlik yaşarız. Bu gerginliği azaltmanın birkaç yolu vardır: davranışı değiştirmek, inancı değiştirmek, çelişkiyi küçültecek yeni gerekçeler bulmak ya da rahatsız edici bilgiden uzak durmak. Kuramın asıl çarpıcı yanı, en zahmetli yolun, yani gerçekten bir şeyleri değiştirmenin, çoğu zaman en az seçilen yol olduğunu göstermesidir.

Ezop’un tilkisi bunu çok önceden biliyordu. Uzanamadığı üzümlerin zaten ekşi olduğuna karar veren tilki açlığını gidermemişti, ama gururunu kurtarmıştı. Kehanet grubunun yaptığı da ölçeği büyütülmüş bir “ekşi üzüm” hamlesiydi. Bunca şeyi feda etmiş birinin “hepsi boşunaymış” demesi neredeyse imkânsızdır.

Bedel büyüdükçe, yanıldığımızı kabul etmek değil, hiç yanılmadığımıza inanmak kolaylaşır.

Bir dolarlık yalan

Kuramın en ünlü sınaması, 1959’da Festinger ile James Carlsmith’in Stanford’da yürüttüğü deneydir. Katılımcılara bir süre son derece sıkıcı işler yaptırıldı: bir tepsiyi makaralarla doldurup boşaltmak, bir tahtaya dizili ahşap çivileri teker teker çeyrek tur döndürmek gibi. Ardından onlardan küçük bir iyilik istendi: Sırada bekleyen bir sonraki katılımcıya, aslında araştırmacılarla birlikte çalışan birine, görevin çok keyifli olduğunu söylemeleri. Bazılarına bu yalan için bir dolar, bazılarına yirmi dolar ödendi. Sonunda herkese görevi gerçekte ne kadar ilginç bulduğu soruldu.

Sezgimiz, yirmi dolar alanların görevi daha olumlu değerlendireceğini söyler; ödül büyük, gönül hoş. Sonuç bunun tersiydi. Görevi daha ilginç bulduğunu söyleyenler bir dolar alanlardı. Festinger’in açıklaması zarifti: Yirmi dolar alanın yalanı için hazır bir gerekçesi vardı; “para için söyledim” diyebilirdi. Bir dolar alanın böyle bir bahanesi yoktu. Geriye kalan tek çıkış, görevin aslında o kadar da sıkıcı olmadığına kendini inandırmaktı. Dışarıda yeterli gerekçe bulamayan zihin, gerekçeyi içeride üretir.

Bu bulgunun düşündürücü bir sonucu var: Tutumlarımızı en derinden değiştiren şey çoğu zaman büyük ödüller ya da sert cezalar değil, bizi “bunu neden yaptım?” sorusuyla baş başa bırakan küçük itkilerdir. Elbette altmış yılı aşkın araştırma, her şeyin bu kadar düzgün olmadığını da gösterdi. Kuramın genel çerçevesi geniş kabul görse de bazı klasik deney düzenekleri, yakın dönemdeki büyük ölçekli tekrar çalışmalarında beklenen sonucu her zaman vermedi ve bu tartışma sürüyor. Kehanet çalışması da tek bir topluluğa dayanan, araştırmacıların varlığının bile grubu etkilemiş olabileceği bir gözlemdi. Yine de Festinger’in tarif ettiği o iç uğultuyu tanımayan pek azımız vardır.

Gündelik hayatın küçük kehanetleri

Hiçbirimiz gece yarısı uzay gemisi beklemiyoruz belki; ama her gün kendi küçük kehanetlerimizin boşa çıkışını yönetiyoruz. Pahalı bir telefon aldıktan sonra onu öven yorumları okumak daha çok hoşumuza gider. Sigara içen biri zararlarını bilmezden gelmez, ama doksanına kadar tüttüren bir akrabayı istisna diye öne sürer. Uzun yıllar emek verdiğimiz bir işin, bir ilişkinin, bir projenin artık bize iyi gelmediğini kabul etmek zordur; çünkü bu, geçmişteki kendimize “yanıldın” demek olur. Ne kadar çok yatırım yapmışsak, o yatırımı haklı çıkarma ihtiyacımız da o kadar büyür.

İşin en sinsi yanı, bu kendini ikna etme sürecinin içeriden bakınca görünmez olmasıdır. Kimse “şu anda çelişkimi azaltmak için gerçeği eğip büküyorum” diye düşünmez. Yalnızca haklı olduğumuzu hissederiz; ve bu his, çoğu zaman en güvenilmez rehberimizdir.

Çelişkiyle dürüstçe yaşamak

Peki ne yapmalı? Bilişsel çelişkiden tümüyle kurtulmak mümkün değil; büyük olasılıkla istenir bir şey de değil. O rahatsızlık aslında zihnimizin alarm sistemidir: Bir yerde bir şeylerin uyuşmadığını haber verir. Mesele alarmı susturmak değil, ona kulak vermektir.

İlk adım, o tanıdık savunma hissini fark etmeyi öğrenmek. Bir eleştiri karşısında içimizde kabaran öfke, bir kanıtı hemen geçersiz sayma isteği, “evet ama” diye başlayan cümleler çoğu zaman bir çelişkinin yaklaştığını haber verir. İkinci adım, yanılmayı kimliğimizden ayırmak. “Bir hata yaptım” ile “ben beceriksizin biriyim” arasındaki farkı içselleştiren biri, yanıldığını kabul etmenin bedelini büyük ölçüde düşürür; bedel düştükçe kendini kandırma ihtiyacı da azalır. Üçüncüsü, bizi sevdiği hâlde bize katılmayan insanlara alan açmak. Kendi çelişkilerimizi görmekte zorlanırız, başkalarınınkini ise şaşırtıcı bir netlikle görürüz. Dürüst bir dost, iç uğultumuzun en iyi tercümanıdır.

Son olarak, bazen çelişkiyi çözmek yerine onunla birlikte durmak gerekir. Bir şeyi sevip kusurlarını da görebilmek, bir karara bağlı kalırken yanlış olabileceğini kabul edebilmek zayıflık değil, olgunluğun ta kendisidir. Festinger’in tarif ettiği zihin, çelişkiyi bir an önce ortadan kaldırmak ister. Belki de bilgelik, o aceleyi biraz yavaşlatabilmekte yatıyor.

KKDK okuma önerisi

Leon Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance (1957). Kuramın kurucu metni; bugün bile şaşırtıcı ölçüde okunaklı.

Leon Festinger, Henry W. Riecken ve Stanley Schachter, When Prophecy Fails (1956). Kıyamet bekleyen topluluğun içeriden anlatılan, bir roman gibi okunan hikâyesi.

Carol Tavris ve Elliot Aronson, Mistakes Were Made (But Not by Me) (2007). Kendini haklı çıkarma eğiliminin aileden siyasete, adaletten bilime uzanan izlerini süren, genel okura yönelik bir çalışma.