Vapur Heybeliada’ya yanaşırken motorun sesi bir anda incelir. Halatlar atılır, iskelenin tahtaları hafifçe gıcırdar, martılar bir an havada asılı kalır. Arkamızda bıraktığımız şehir artık bir uğultu değil, ufukta silik bir çizgidir. Önümüzde çamların koyu yeşili, tepelere doğru tırmanan sakin yollar uzanır. Adaya attığımız o ilk adımda tuhaf bir şey olur: Kalabalığın içinden çıkıp gelmişizdir ama kendimizi terk edilmiş hissetmeyiz. Tersine, sanki uzun zamandır kapısını çalmadığımız bir odaya geri dönmüşüzdür.

Bu yazıda o odanın peşine düşmek istiyoruz.

İki ayrı kelime, iki ayrı oda

Türkçede “yalnızlık” kelimesi ağır bir yük taşır. Hem terk edilmişliği hem de seçilmiş bir sessizliği aynı sözcükle anlatırız. Oysa bu ikisi arasındaki fark, bir hücreyle bir çalışma odası arasındaki fark kadar büyüktür. Birinde kapı dışarıdan kilitlenmiştir; ötekinde anahtar bizim cebimizdedir.

Birincisine yalnızlık diyelim: Başkalarına ulaşmak isteyip ulaşamamanın, söylenecek sözün muhatapsız kalmasının acısı. İkincisine tek başınalık ya da eskilerin deyişiyle inziva diyelim: Kendimizle baş başa kalmayı göze almak, hatta bunu istemek. Yalnızlık bir eksikliktir; tek başınalık bir doluluk. İlki bizi daraltır, ikincisi genişletir. Belki en ilginci de şudur: İnsan kalabalığın ortasında yalnız kalabilir, ama tek başınalığa ancak kendine dönebildiğinde varır.

Ada bu farkı neredeyse bir harita gibi önümüze serer. Denizle çevrilidir, ama denizin ortasında kaybolmuş değildir. Heybeliada’nın tepelerinden bakan biri karşı kıyıyı görür; akşam inince şehrin ışıkları birer birer yanar. Ada uzaktır ama koparılmış değildir; ayrıdır ama görünürdür. Sağlıklı bir tek başınalığın en iyi tarifi belki de budur: Kıyıdan görünecek kadar yakın, dalgaların sesini duyacak kadar uzak olmak.

Montaigne’in arka odası, Thoreau’nun kulübesi

Bu sezgi elbette bize ait değil; düşünce tarihi kendine çekilmenin övgüleriyle doludur. On altıncı yüzyılda Montaigne, şatosunun kulesindeki kitaplığına çekilip denemelerini yazarken insanın evinin, ailesinin, işinin ve dostlarının yanı sıra yalnızca kendine ayrılmış bir arka oda tutması gerektiğini düşünüyordu. Bu oda dünyadan kaçış değildi; dünyaya geri dönebilmek için gereken bir iç mekândı. Orada insan kimseye hesap vermeden düşünür, kendini tartar, kendi kendine gülümser. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde bile o oda yerinde durur, çünkü onu hiçbir zaman yalnızca başkalarının varlığına yaslayarak kurmamışızdır.

Yaklaşık iki buçuk yüzyıl sonra Thoreau, Walden Gölü’nün kıyısında kendi elleriyle yaptığı küçük bir kulübeye çekildi. 1854’te yayımlanan Walden çoğu zaman bir kaçış kitabı sanılır. Oysa Thoreau’nun derdi insanlardan uzaklaşmak değil, hayatı kendi gözleriyle görebilecek kadar sadeleştirmekti. Kulübesi kasabaya yürüme mesafesindeydi; kapısını çalan ziyaretçileri eksik olmazdı. Onun inzivası da tıpkı bir ada gibiydi: Çevrili ama erişilebilir.

İki düşünürün ortak sezgisini şöyle özetleyebiliriz: Kendiyle kalabilmek bir beceridir ve bu beceri olmadan başkalarıyla da gerçekten birlikte olamayız. Kendi sesini hiç duymamış biri, başkalarının sesini de ancak gürültü olarak duyar.

Donne’a bir karşılık

On yedinci yüzyılın başında İngiliz şair ve vaiz John Donne, ağır bir hastalığın ortasında kaleme aldığı düşüncelerinde insanın kendi başına bir ada olmadığını, her birimizin büyük bir kıtanın parçası olduğunu söyledi. Bir başkasının ölümü bizi eksiltir, çünkü hepimiz aynı dokunun iplikleriyiz. Bu güzel ve derin bir fikir. Yine de adaya bakarken ona kendi cümlelerimizle küçük bir karşılık vermek istiyoruz.

Evet, hiçbir insan kopuk bir kara parçası değildir. Ama her insan biraz adadır ve bu bir kusur değil, bir biçimdir. Yüzeyde ayrı görünen nice ada, suyun altında kıyıyla aynı zemine basar. Görünürdeki ayrılık, derindeki bağı inkâr etmez; tersine, o bağın kendine özgü bir şekil almasına izin verir.

İnsan ada değildir, doğru. Ama kendine ait bir kıyısı olmayan insan, kıtaya da gerçekten katılamaz. Kalabalığa karışabilmek için önce kendimize dönebileceğimiz bir yerimiz olmalı; başkalarının yasını tutabilmek için önce kendi sessizliğimizde durmayı öğrenmeliyiz. Bağlılık kendinden vazgeçmek değil, kendini getirip ortaya koymaktır. Ortaya konacak o kendilik ise ancak o arka odada, o adada biriktirilir.

Hiçbir insan ada değildir; ama adası olmayan insan da kıtaya ait olamaz.

Dönüş vapurunu beklerken

Akşamüstü iskeleye indiğimizde dönüş vapurunu bekleyenlere bakıyoruz. Kimi telefonuna eğilmiş, kimi denize dalmış, kimi sessizce yanındakinin elini tutuyor. Hepsi birkaç saat ya da birkaç gün adada kalmış; şimdi şehre, işlerine, kalabalıklarına dönüyor. Ama bazılarının yüzünde, gelirken olmayan bir dinginlik var. Sanki bir şey bulmuş, cebine koymuş, yanında götürüyor gibiler.

Adanın asıl armağanı belki de budur: Kendimize çekilmenin bir terk değil, bir hazırlık olduğunu hatırlatması. Motorlu araç gürültüsünün neredeyse hiç duyulmadığı bu yollarda, çam iğnelerinin üzerinde yürürken kendi ayak seslerimizi duyarız. Sonra vapur gelir, halatlar çözülür, ada arkamızda küçülür. Ama o ses kalır. Bir gün şehrin ortasında, bir kalabalığın içinde, içimizdeki o kıyıya her an dönebileceğimizi fark ederiz.

Yalnızlıktan korkmamız doğaldır. Ama tek başınalıktan korkmamalıyız. Biri bizi dünyadan koparır; öteki dünyaya her seferinde biraz daha bütün olarak dönmemizi sağlar. Ada bize bu farkı bir manzarayla değil, bir yol alışla öğretir: Gitmekle, kalmakla ve en çok da geri dönmekle.

KKDK okuma önerisi

Michel de Montaigne, Denemeler (ilk iki kitap 1580). Kendini konu edinen yazının belki de ilk büyük örneği; kendine çekilmenin, dünyayı daha dikkatle görmek için nasıl bir yol olabileceğini gösterir.

Henry David Thoreau, Walden (1854). Göl kıyısındaki bir kulübede geçen iki yılın, sadeliğin ve dikkatin kaydı.

Anthony Storr, Solitude: A Return to the Self (1988). Tek başınalığın bir eksiklik değil, yaratıcılığın ve iç dengenin kaynağı olabileceğini savunan bir psikiyatristin denemesi.