Kalabalık bir metro peronunda biri aniden yere yığılıyor. Herkes bakıyor. Kimileri adımlarını yavaşlatıyor, kimileri telefonundan başını kaldırıyor. Sonra o tuhaf an geliyor: İnsanlar yere düşen kişiye değil, birbirlerine bakıyor. Biri bir şey yapacak mı? Bir şey yapmak gerekiyor mu? Belki de bir görevli zaten haber almıştır.
Hepimiz o bakışmanın içinde bulunduk. Ve hepimiz, bir kez olsun, o anın sonunda hiçbir şey yapmadan yolumuza devam ettik. Bu yazı, o birkaç saniyede zihnimizde neler olup bittiğine dair.
Otuz sekiz tanık efsanesi
13 Mart 1964 gecesi, New York’un Queens ilçesindeki Kew Gardens semtinde, Catherine “Kitty” Genovese adlı genç bir kadın işten eve dönerken saldırıya uğradı ve öldürüldü. İki hafta sonra New York Times’ta çıkan bir haber, olayı bütün bir ülkenin vicdan muhasebesine dönüştürdü. Habere göre otuz sekiz saygın komşu, saldırıyı yarım saati aşkın bir süre boyunca pencerelerinden izlemiş, ama kimse polisi aramamıştı. “Otuz sekiz tanık” kısa sürede kent yaşamının yabancılaştırıcılığının simgesi oldu; köşe yazılarına, vaazlara ve psikoloji ders kitaplarına girdi.
Ne var ki bu anlatı, sonradan ortaya çıktığı üzere, ciddi biçimde abartılıydı. Saldırı tek bir sahneden değil, iki ayrı aşamadan oluşuyordu ve ikinci, ölümcül aşama pencerelerden görülemeyen bir bina girişinde yaşanmıştı. Saldırıyı gerçekten gören tanıkların sayısı otuz sekizin çok altındaydı; çoğu yalnızca bir çığlık ya da gürültü duymuş, ne olduğunu anlamamıştı. Bazı tanıklar polisi aradıklarını söyledi. Sophia Farrar adlı bir komşu ise tehlikeye rağmen Genovese’nin yanına koştu ve yardım gelene kadar onu kollarında tuttu. 2007’de psikologlar Rachel Manning, Mark Levine ve Alan Collins, bu olayın ders kitaplarında nasıl bir ibret meseline dönüştüğünü eleştirel bir gözle inceledi. New York Times da yıllar sonra kendi haberinin kusurlu olduğunu kabul etti.
Bu düzeltme bir ayrıntı değil. İnsanların kalabalıkta taş kesildiği fikri, kendi başına güçlü bir hikâyeydi; o kadar güçlüydü ki onu sınamak uzun süre kimsenin aklına gelmedi.
Duman dolan oda
Yine de hikâyenin abartılı olması, sorduğu sorunun yersiz olduğu anlamına gelmiyordu. Olaydan etkilenen iki genç sosyal psikolog, John Darley ve Bibb Latané, soruyu laboratuvara taşıdı. Cevabı insanların karakterinde değil, içinde bulundukları durumun yapısında aradılar.
1968’de yayımlanan deneylerinden birinde katılımcılar bir odada anket doldururken, havalandırma deliğinden içeri yavaş yavaş beyaz bir duman sızmaya başladı. Yalnız olan katılımcıların çoğu kısa sürede kalkıp durumu bildirdi. Ama odada, araştırmacılarla birlikte çalışan ve kılını kıpırdatmayan iki kişi daha varsa tablo değişiyordu. Duman görüşü zorlaştıracak kadar yoğunlaşsa da katılımcıların büyük çoğunluğu yerinden kalkmadı; gözlerini ovuşturarak, öksürerek anketini doldurmayı sürdürdü.
Burada işleyen mekanizmaya “çoğulcu bilgisizlik” deniyor. Belirsiz bir durumda ne yapacağımızı başkalarına bakarak kestiririz. Herkes ötekinin sakinliğine bakıp “demek ki önemli bir şey yok” sonucuna varır. Herkes aynı anda aynı sonuca vardığında kalabalık, aslında kimsenin tam olarak inanmadığı bir sakinliği birbirine yansıtan bir aynalar odasına dönüşür.
Ortak hatta bir nöbet
Darley ve Latané’nin aynı yıl yayımlanan bir başka deneyi, meselenin ikinci yüzünü gösterdi. Katılımcılar ayrı odalarda oturuyor ve bir interkom sistemi üzerinden üniversite hayatına dair kişisel konuları konuşuyordu. Mahremiyet gerekçesiyle deneycinin konuşmayı dinlemediği söylenmişti. Bir noktada katılımcılardan biri, aslında önceden kaydedilmiş bir ses, nöbet geçirmeye ve yardım istemeye başladı.
Kendini bu konuşmadaki tek dinleyici sanan katılımcıların büyük çoğunluğu hızla odadan çıkıp yardım aradı. Hatta başka dinleyiciler de olduğuna inananlar ise daha seyrek ve belirgin biçimde daha geç harekete geçti. Araştırmacıların dikkat çektiği bir ayrıntı da şuydu: Yardım etmeyenler kayıtsız değildi; gergin, terli, kararsızdılar. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı, çünkü sorumluluğun kimde olduğunu bilmiyorlardı.
Buna “sorumluluğun dağılması” deniyor. Yalnızken sorumluluk bölünmez; ya biz yardım ederiz ya da kimse. Başkaları devreye girdiğinde sorumluluk sessizce paylaştırılır ve herkesin payına, harekete geçmeye yetmeyecek kadar küçük bir parça düşer.
Kalabalık sorumluluğu ortadan kaldırmaz; yalnızca onu, kimsenin üstüne almayacağı kadar inceltir.
Kalabalık bir kader değil
Latané ve Darley sonraki çalışmalarında yardım etmeyi bir dizi aşama olarak tarif etti: olayı fark etmek, onu bir acil durum olarak yorumlamak, sorumluluğu üstlenmek, nasıl yardım edileceğini bilmek ve sonunda harekete geçmek. Kalabalık, bu aşamaların her birinde bir engele dönüşebilir.
Ama kalabalığın kaçınılmaz olarak kötü olduğunu düşünmek de yanlış olur. Sonraki araştırmalar, tehlikenin açık ve ciddi olduğu durumlarda seyirci etkisinin zayıfladığını gösterdi. Gerçek sokak çatışmalarını kaydeden güvenlik kamerası görüntülerini inceleyen yakın tarihli bir çalışma da olayların büyük çoğunluğunda en az bir kişinin araya girdiğini ortaya koydu; üstelik kalabalık büyüdükçe, tek tek kişilerin payı küçülse bile birinin müdahale etme olasılığı artıyordu. Belki de Genovese hikâyesinin asıl dersi, insanların yardım etmediği değil, ne kadar kolay böyle olduğuna inandığımızdır.
Siz, kırmızı montlu olan
Bütün bunlar bize somut bir şey öğretiyor. Yardıma ihtiyacınız varsa, ya da yardıma ihtiyacı olan birinin yanındaysanız, kalabalığa değil, bir kişiye seslenin. “Biri ambulans çağırsın” cümlesi, tam da sorumluluğu dağıtan cümledir. “Siz, kırmızı montlu bey, 112’yi arar mısınız?” ise sorumluluğu tek bir kişinin üzerine koyar ve belirsizliği ortadan kaldırır. Durumu açıkça adlandırmak da önemlidir: “Bu kişi nefes almıyor” demek, çoğulcu bilgisizliğin aynalar odasını tek cümleyle kırar.
Seyircilerden biri siz olduğunuzda ise ilk adımı atmanın gücünü hatırlayın. Yere düşen birine eğilip “İyi misiniz?” diye sormak, bir başkasının da harekete geçmesine izin verir; çünkü ilk hareket, herkesin beklediği işarettir. İlk yardım bilgisi gibi becerilerin, “nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum” engelini aşmakta işe yaradığını da unutmayalım.
O metro peronuna dönersek: Birbirimize bakarken aslında aynı soruyu soruyoruz. Belki de cevabı vermek için birinin önce sormaktan vazgeçmesi gerekiyor.
KKDK okuma önerisi
Bibb Latané ve John M. Darley, The Unresponsive Bystander: Why Doesn’t He Help? (1970). Seyirci etkisi araştırmalarını kurucularının kendi kaleminden toplayan klasik.
Kevin Cook, Kitty Genovese: The Murder, the Bystanders, the Crime That Changed America (2014). Olayı ve “otuz sekiz tanık” anlatısını yeniden inceleyen bir gazeteci çalışması.
Rutger Bregman, De meeste mensen deugen (2019; İngilizcesi Humankind). İnsan doğasına dair karamsar anlatıları, Genovese hikâyesi de dahil olmak üzere sorgulayan bir deneme kitabı.



