Bir restoranda garsonu izlediğinizi düşünün. Mutfağın döner kapısından salona adım attığı anda omuzları dikleşir, yüzüne ölçülü bir gülümseme yerleşir, sesi yumuşar. Birkaç dakika sonra elinde boş tabaklarla aynı kapıdan geri döner; kapı arkasından kapanır kapanmaz o gülümseme de kaybolur. Belki bir aşçıyla şakalaşır, belki az önceki müşteri hakkında söylenir. Hangisi gerçek garson: salondaki mi, mutfaktaki mi?

Kanada doğumlu sosyolog Erving Goffman’a göre bu, yanlış sorulmuş bir sorudur. İkisi de gerçektir; ikisi de birer performanstır. Goffman, ilk baskısı 1956’da yapılan ve 1959’da genişletilerek yeniden yayımlanan Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu adlı kitabında, toplumsal hayatı bir tiyatro sahnesi gibi okumayı önerdi. Kitabın malzemesinin bir kısmı da tam olarak böyle sahnelerden geliyordu: Goffman, İskoçya’nın kuzeyindeki Shetland Adaları’nda yürüttüğü saha çalışmasında, bir otelin çalışanlarının mutfakta ve konukların bulunduğu salonda nasıl bambaşka insanlara dönüştüğünü dikkatle gözlemlemişti.

Dünya bir sahne, ama nasıl?

Hayatı tiyatroya benzetmek elbette yeni bir fikir değildi; Shakespeare’den bu yana edebiyatın en tanıdık imgelerinden biriydi. Goffman’ın yaptığı, bu benzetmeyi bir şiir imgesi olmaktan çıkarıp bir çözümleme aracına dönüştürmekti. Ona göre başkalarının karşısına çıktığımız her durumda, bilerek ya da bilmeyerek bir izlenim yaratmaya çalışırız. Giyimimiz, ses tonumuz, duruşumuz, seçtiğimiz kelimeler, içinde bulunduğumuz mekânın düzeni; hepsi bu izlenimin parçalarıdır. Goffman bu çabaya izlenim yönetimi adını verdi. Her durumda üstlendiğimiz rol, o izleyicinin bizden beklediği karakterin bir tür kostümüdür.

Burada önemli bir incelik var. Goffman insanları sinsi birer yalancı olarak resmetmiyordu. İzlenim yönetimi bir aldatmaca değil, toplumsal hayatı mümkün kılan bir zanaattir. Bir doktorun hastası karşısında sakin ve kendinden emin görünmesi, bir öğretmenin sınıfa girerken belirli bir ciddiyete bürünmesi, bir misafirin ev sahibinin yemeğini övmesi; bunlar bizi birbirimize bağlayan ortak bir koreografinin adımlarıdır. Performans çökerse yalnızca oyuncu değil, izleyici de mahcup olur. Bu yüzden izleyiciler de çoğu zaman oyuncunun küçük hatalarını görmezden gelerek oyunun sürmesine yardım eder.

Ön sahne ve kulis

Goffman’ın kavram dağarcığının belki de en kalıcı parçası, ön sahne ile kulis arasındaki ayrımdır. Ön sahne, performansın izleyici önünde sergilendiği bölgedir: restoranın salonu, mağazanın tezgâhı, toplantı odası. Kulis ise izleyicinin göremediği, oyuncunun kostümünü gevşetebildiği alandır: mutfak, personel odası, eve dönüş yolu.

Kulis yalnızca bir dinlenme yeri değildir. Orada performans hazırlanır, provalar yapılır, takım arkadaşlarıyla bir sonraki sahnenin stratejisi konuşulur. Ama en önemlisi, insan orada rolünün dışına çıkabilir; rolün dayattığı ölçülülüğü, nezaketi, denetimi bir süreliğine bırakabilir. Goffman’ın gösterdiği şey, toplumsal hayatın bu iki bölge arasındaki gidip gelmeyle ayakta durduğudur. Kulis olmadan ön sahne sürdürülemez.

Bu ayrımın sabit olmadığını da eklemek gerekir. Aynı mekân bir an ön sahne, bir sonraki an kulis olabilir. Ev, misafir geldiğinde bir sahneye dönüşür; misafir kapıdan çıktığında yeniden kulise. Sınırı belirleyen duvarlar değil, kimin bizi izlediği ve bizden ne beklediğidir.

Kulisi kaybolan sahne

Goffman bu kitabı yazdığında akıllı telefonlar ve sosyal medya kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Yine de onun kavramları bugün, belki kendi döneminde olduğundan bile daha keskin bir anlam kazanmış durumda.

Sosyal medya, tarihte görülmemiş ölçüde büyük ve kesintisiz bir ön sahne yarattı. Yediğimiz yemek, okuduğumuz kitap, tatil manzarası, hatta yasımız ve sevincimiz bir izleyiciye sunulabilir hâle geldi. Paylaşacağımız fotoğrafı seçerken, filtre uygularken, altına yazacağımız cümleyi tartarken yaptığımız şey, Goffman’ın tarif ettiği izlenim yönetiminin ta kendisidir. Fark şu ki artık izleyicinin ne zaman salonda olduğunu, ne zaman salondan çıktığını bilmiyoruz.

Üstelik izleyici kitlesi de birbirine karışmış durumda. Eskiden ailemizin karşısında bir rol, iş arkadaşlarımızın karşısında başka bir rol, eski okul arkadaşlarımızın karşısında bir üçüncüsünü oynardık; bu sahneler birbirinden ayrıydı. Bugün tek bir paylaşım annemizi, patronumuzu ve hiç tanımadığımız yabancıları aynı anda aynı salona dolduruyor. Araştırmacıların “bağlam çöküşü” adını verdiği bu durum, hangi rolü oynayacağımızı bilemediğimiz bir sahnede durmaya benziyor.

Kulisi olmayan bir hayat, perdesi hiç inmeyen bir oyundur; alkış sürer ama oyuncu tükenir.

Sürekli sahnede olmanın yorgunluğu buradan doğuyor. Garsonun uzun bir vardiyanın sonunda hissettiği bitkinliği, şimdi pek çoğumuz günün her saatine yayılmış, düşük yoğunluklu ama hiç dinmeyen bir gerilim olarak taşıyoruz. Bir anı yaşarken onun nasıl görüneceğini düşünmek, kendi hayatımızın hem oyuncusu hem yönetmeni hem de eleştirmeni olmak, insanın omuzlarına fazla ağır bir yük bindiriyor.

Kulisin değerini yeniden keşfetmek

Bu tespitten çıkan sonuç, sosyal medyadan topyekûn kaçmak olmak zorunda değil. Goffman’dan çıkardığımız ders, performanstan kurtulamayacağımızdır; toplumsal varlıklar olarak hep birilerinin karşısındayız. Asıl mesele, performansla dinlenme arasındaki dengeyi yeniden kurmaktır.

Bunun için kulise bilinçli olarak yer açmamız gerekiyor. Telefonların kapalı olduğu bir akşam yemeği, kimseyle paylaşılmayacak bir yürüyüş, yalnızca kendimiz için tuttuğumuz bir defter, karşımızdakini etkilemek zorunda hissetmediğimiz birkaç dostluk. Bunlar küçük şeyler gibi görünür; ama oyuncunun makyajını sildiği, nefes aldığı, kendine döndüğü odalardır.

Belki de en değerli ilişkiler, birbirimizin kulisine girmemize izin verdiğimiz ilişkilerdir: rol yapmadan, kostümsüz, dağınık hâlimizle kabul edildiğimiz yerler. Goffman’ın tiyatrosunda en derin güven sahnede değil, perdenin arkasında kurulur.

Garsona geri dönelim. Mutfak kapısından içeri girdiğinde yüzünden düşen o gülümseme, bir sahtekârlığın ifşası değildi. Bir insanın, bir sonraki sahneye çıkabilmek için kendine tanıdığı kısa bir molaydı. Hepimizin böyle bir kapıya ihtiyacı var.

KKDK okuma önerisi

Erving Goffman, Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu (The Presentation of Self in Everyday Life), 1956.

Erving Goffman, Damga (Stigma), 1963.

Sherry Turkle, Alone Together, 2011.