Ekim sonunda bir sabah vapurdan inen yalnızca bir avuç insanız. Yazın omuz omuza yürünen iskele şimdi geniş ve sessiz. Kepenklerin çoğu inmiş, bir kafenin sandalyeleri masaların üzerine ters çevrilmiş, rüzgâr bir köşede unutulmuş bir peçeteyi ileri geri sürüklüyor. Heybeliada’nın tepelerinden inen hava serin ve keskin; içinde yağmurla ıslanmış çamların reçineli kokusu var. Martılar bile yazın telaşını bırakmış, iskele babalarının üzerinde tembel tembel bekliyor. Ada, kalabalığın onu terk ettiği o ilk haftalarda, sanki uzun bir nefes veriyor.

Biz sonbaharı adada en çok bu nefes yüzünden seviyoruz.

Yaz bittiğinde ada kime kalır?

Yaz, adayı herkese ait kılar. Vapurlar dolu gelir, sokaklar kahkahayla, bisiklet zilleriyle, plaj çantalarıyla dolar. Bu neşenin kendine göre bir güzelliği vardır elbette. Ama her şey yüksek sesle söylendiğinde bazı fısıltılar duyulmaz olur. Sonbahar geldiğinde ise yazlıkçılar valizlerini toplar, bahçe kapıları kilitlenir, panjurlar kapanır. Geriye adanın yıl boyu orada yaşayanları, birkaç inatçı ziyaretçi ve adanın kendisi kalır.

İşte o zaman ada, yazın bastırılan sesini geri alır. Çamların arasında esen rüzgârın uğultusu, uzaktan bir köpek havlaması, kıyıya vuran dalganın tekdüze ritmi, yokuşta yankılanan tek bir ayak sesi. Motorlu araçların zaten büyük ölçüde kısıtlı olduğu bu yerde sessizlik, sonbaharda neredeyse dokunulabilir bir şeye dönüşür. Boş sokaklar bir eksilme gibi görünür ilk bakışta. Oysa bir arınmadır bu; ada, kendi özüne çekilir.

Bu yüzden sonbaharda adaya gelmek, bir dostu kalabalık bir davetten sonra evinde, sade hâliyle görmeye benzer. Onu daha az parlak ama daha gerçek buluruz. Yazın göz ucuyla geçtiğimiz bir bahçe duvarı, bir pencere pervazı, yokuşun başındaki yaşlı bir ağaç şimdi bütün ayrıntılarıyla karşımızdadır. Kalabalık çekilince dikkat geri gelir; dikkat geri gelince de yer, yeniden bir yüz kazanır.

Şeylerin hüznü

Japon estetiğinde “mono no aware” diye bir kavram vardır; kabaca şeylerin hüznü ya da geçiciliğe duyulan derin duyarlılık diye çevrilebilir. Kiraz çiçeklerinin sevilmesinin bir nedeni de birkaç gün içinde dökülmeleridir. Güzellik, sürmediği için daha da yoğun hissedilir. Kalıcı olsaydı, belki ona bu kadar dikkatle bakmazdık.

Adada sonbahar bize benzer bir şey öğretir. Sezonun son günlerinde kapanmak üzere olan bir dondurmacının önünden geçerken, iskelede son kez oturduğumuz bankta, akşam güneşinin denizin üzerinde her gün biraz daha erken sönüşünde aynı ince sızıyı duyarız. Bu sızı bir yakınma değildir. Daha çok bir tanıklık, bir saygı duruşudur: Bu an geçiyor ve biz onu gördük.

Geçicilik çoğu zaman bir tehdit gibi anlatılır. Her şey biter, her şey kaybolur, hiçbir şey kalmaz. Ama mono no aware başka bir yol gösterir. Bitişi bilmek, şeylere daha dikkatli bakmamızın koşuludur. Bir mevsimin sonunu fark etmek, onu gerçekten yaşamış olmanın kanıtıdır.

Bir şeyin bittiğini fark etmek, onu gerçekten yaşamış olmanın en sessiz kanıtıdır.

Stoacılar ve değişimin kabulü

Stoacı filozoflar da değişimi düşüncelerinin merkezine koymuştu. Onlara göre bilge insan doğaya uygun yaşayan kişidir ve doğanın en temel yasalarından biri dönüşümdür. Marcus Aurelius, imparatorluğun yükünü taşırken kendine yazdığı notlarda her şeyin akıp gittiğini, bizim de bu akışın bir parçası olduğumuzu tekrar tekrar hatırlatır. Değişime direnmek, nehre karşı yüzmek gibidir; insanı yorar ve hiçbir şeyi değiştirmez.

Ama Stoacı kabul bir teslimiyet ya da duygusuzluk değildir. Daha çok, neyin elimizde olup neyin olmadığını ayırt etme bilgeliğidir. Yazın bitişi elimizde değildir. Yazlıkçıların gidişi, günlerin kısalması, rüzgârın sertleşmesi elimizde değildir. Ama bu değişime nasıl baktığımız, onu nasıl karşıladığımız bize aittir. Boşalan iskeleye bir kayıp olarak da bakabiliriz, bir alan açılması olarak da.

Adadaki çamlar bu konuda iyi birer öğretmendir. Yaprak dökmezler; mevsimler değişirken yeşil kalırlar. Ama bu, değişime kayıtsız oldukları anlamına gelmez. Rüzgârla eğilir, yağmurla koyulaşır, güneşle reçine kokusu salarlar. Değişimi içlerinden geçirirler ama kim olduklarını kaybetmezler. Belki Stoacı bir hayatın en güzel imgesi budur: Her mevsime açık olup kökünü bırakmamak.

Döngünün içinde

Sonbaharın bize verdiği en derin teselli belki de döngü fikridir. Ada her yıl boşalır ve her yıl yeniden dolar. Kepenkler kapanır ve bahar gelince yeniden açılır. Vapurlar seyrekleşir ve yaz gelince yeniden kalabalıklaşır. Bitiş, burada bir son değil, bir duraktır.

Bunu bilmek, hüznü ortadan kaldırmaz ama ona bir çerçeve verir. Kendi hayatımızın mevsimlerini de böyle düşünebiliriz. Bazı dönemlerimiz kalabalık, gürültülü, ışıklıdır; bazıları sessiz, seyrek, içe dönüktür. İkincisini birincisinin başarısızlığı gibi görmeye alışmışızdır. Oysa ada bize şunu söyler: Sessiz mevsim, kalabalık mevsimin hazırlığıdır. Toprak dinlenmeden yeniden yeşermez.

Akşamüstü dönüş vapuruna bindiğimizde güverte neredeyse boş. Arkamızda adanın siluetini, çamların karanlık kütlesini, tek tük yanan pencere ışıklarını izliyoruz. Rüzgâr serin, deniz gri, gökyüzü erkenden kararıyor. İçimizde tarif etmesi güç bir duygu var; ne tam hüzün ne tam huzur, ikisinin arasında bir yerde. Belki de sonbahar tam olarak budur: Bitişin içindeki güzelliği görebilecek kadar yavaşlamak.

KKDK okuma önerisi

Jun’ichirō Tanizaki, Gölgeye Övgü (1933). Japon estetiğinin loşluğa, solgunluğa ve geçiciliğe duyduğu sevgiyi anlatan kısa ve zarif bir deneme.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir (1946). İstanbul dahil beş şehrin mevsimlerini, renklerini ve kaybolan zamanlarını bir şair duyarlılığıyla anlatan denemeler.

Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (1952). Adaların ve Marmara kıyılarının insanlarına, denizine ve sessiz saatlerine şefkatle bakan öyküler.